16 Eylül 2011 Cuma

asosyalim ben.

Asosyalim işte. Asosyalim. Asosyalim. Asosyalim. Bütün günümü bilgisayar başında geçirebilirim. Bütün gün bir kitap okuyabilirim ve kitap bittikten sonra bir yarım günde kitabın içinde yaşayabilirim. Yeni insanlarla kolay tanışamam. Cep telefonuma 1 hafta mesaj gelmediği olmuştur. Gerçekten arkadaşım diyebileceğim insanların sayısı çok değildir. Akşamları "yarın dışarı çıkacağım" ya da "şu arkadaşımla buluşacağım"desem de ertesi günü dizi izleyerek geçirebilirim. Bir zamanlar yine asosyal kimliğimi korumakla beraber, ders çalışırdım. O zamanları özlüyorum. Hatta o zamanlar çok daha asosyaldim çünkü derste öğretmenimden başkasını dinlemezdim. Evet, bana inek derlerdi, ne olmuş? Sınıfta bir kaç kişi (hakkımda ne düşündüklerini bilmiyorum ama) benden nefret ettiklerini söylerdi (tamam, bu çok eski, ilkokuldaydım o zaman. insanların nefret ettiği biri değilimdir normalde, cidden).
Bu ani patlama/dürtü nerden geldi bilmiyorum ama geldi işte, ben de yazıyorum.
Bu "mutluyum, yazmak istiyorum" anlarımdan biri değil malesef. Sinirliyim, ağlamak istiyorum ve gerçekten biraz nefes almaya ihtiyacım var sanırım.
Geçen sene bu zamanlardaki planlarıma göre şuanda çok mutlu olmalıydım. Neden mi? Çünkü çalışmış, yapabileceğinin en iyisi olmasa da uğraşmış biri olarak kendimi iyi hissetmeli, üniversiteli olmalı, bütün yazı arkadaşlarıyla geçirmiş olmalıydım. Bütün yaz kurslara gidecektim. Kendime boş vakit bırakmayacaktım, geçen senenin bütün stresini atacaktım.
Sanırım şu "bu olayı takmama" evrelerimi atlattım ve şimdi gerçekten hissetmem gerekenler kısmına geçiyorum. Bu aşamada en yakın arkadaşımın bana destek vermesini dilerdim ama maalesef kendisine ulaşılamıyor. İhtiyacım olduğunda arkadaşımı yanımda bulamamaktan nefret ediyorum. (bunu şimdiye kadar ona söylemedim niyeyse, belki bi dahaki sefere söylerim.) İşte bu yüzden hep bir kız kardeşim olsun istemişimdir. Ya da anlayışlı bir abi falan. Ama elimde iki şımarık erkek kardeş var. Bazen bu tür durumlarda yardımları dokunsa bile maalesef bunlar çok kısıtlı zamanlar. Geriye kalan vakitlerdeyse beni kötü hissettirmeye programlılar. Genetik kodları böyle, onların değişmesini ummaktan uzun zaman önce vazgeçtim.
Konudan konuya atlayarak kendimi kötü hissetmek için daha çok sebep buluyorum. Ve çok şaşırtıcıdır ki (!) bu konuda pek zorlanmıyorum. Sanırım yine duygusal bir krizdeyim ya da öyle bir şey işte.
Yarın dışarı çıkacağım. Cidden, bu sefer çıkacağım. Çok uzaklaşmasam da en azından yakınlarda takılırım. Sahile yakın bir yerde oturmamız iyi bir şey. Ve geri döndüğümde ilk iş olarak bilgisayarı ya da televizyonu açmayacağım. Belki kitap okurum. Daha iyisi ders çalışırım. Ve akşam olduğunda bunları yapıp yapmadığımı tekrar buraya yazacağım. (yarın aslında bugün. yani saat şuanda 2:45 de, o yüzden...)

Kendime aynı isimli iki farklı şarkı armağan etmek istiyorum. Smile! Biri McFLY ve diğeri de Avril'den.
Just remember the smile! Smile! Smile!


Mutlu olun!
2 saat gifin yüklenmesini beklemek mutlu olmama yardımcı olmasa da gifteki insanlar oluyor... o.o internetim hala yavaş da.
(ve yine gif bana ait değil. ruh halime yönelik gif hazırlamak için fazla üşengecim. ama belki bir gün onu da yaparım, kim bilir!)

mp3ümü açınca aralarına bi tane daha şarkı ekledim. M Signal - So Give Me a Smile // evet, bu heartstrings'ten ve o diziyle ilgili en sevdiğim şey müzikleriydi. Diziyi pek sevmedim. Sadece müzikleri tanıtmak için yapılmış uzun bir klip gibiydi.

12 Eylül 2011 Pazartesi

e-Bay!

İlk defa e-Bay'den sipariş verdim! Çok heyecanlıyım ve bir o kadar da korkuyorum ö.ö
Resmen bir sürü kırtasiye ıvır zıvırı aldım. Ama hiçbirinin eşini Türkiye'de bulabileceğimi sanmıyorum. Zaten satıcı da Güney Koreli. 2 hafta içinde gelecek paket sanırım. Zaten bir ara o kadar şeyin arasında kendimi kaybettim. Tarayıcımda milyon tane sekme açmıştım. Mantıklı düşüne düşüne elemeye çalıştım. Ama yine de babamdan çekiniyorum biraz. Önce sorsaydım daha iyi hissedecektim galiba... zaten online alışverişi de sevmiyor =_=
Dün kardeşimin öğretmeniyle konuştum biraz. Ders çalışmam, sınav temposuna girmem, nasıl ilerlemem gerektiği falan. Sanırım bu aldıklarım için bahanem de kendimi motive etmek için alıyor olmam. Bu kadar gereksiz ama aynı zamanda benim bu kadar hoşuma gidecek şeyleri almam nasıl bir etki oluşturacak merakla bekliyorum, hadi hayırlısı.


Hala aynı satıcıdan almak istediğim bir sürü ıvır zıvır olduğuna inanamıyorum. İnanmak istemiyorum. Canım sıkıldığından alışverişe veriyorum kendimi galiba. İmdat!
Merak edenler için alışveriş yaptığım satıcı: mid-century73
iyi, o zaman gitim ben.

not: gifler bana ait değildir.

9 Eylül 2011 Cuma

dizikolik #1

'İzlediğim dizileri blogda yazsam mı?' gibisinden çılgınca bir fikir aldı beni. Çılgınca olmasının sebebiyse, benim kendi çapımda bir dizikolik olmam ve izlediğim her şeyi düzenli olarak yazmak için yeterli derecede istikrarlı olmadığımı düşünmem. Buna tembelim de diyebiliriz, evet.

Bir kaç gündür Pride and Prejudice'ın '95 yapımı mini dizisini izlemeye çalışıyorum. "İzleme"nin yanındaki "çalışmak" kelimesinin nedeni de internetimin yavaşlığı... Torrentle indiriyorum ama bu yavaşlık öldürecek beni. Normalde, yani elimde 6 bölümün birden bilgisayarıma inmiş olduğu bir durumda, bir oturuşta hepsini izlemem ve diziyi arşivleyip, kafamda arkalarda bir yerlere doğru yollayarak beynimde dönüp durmasını engellemem lazım. Ama ne mümkün! Kaç gündür kafamda birileri ingiliz aksanıyla "indeed! indeed!" diye diye beynimin etini yedi. Peki kafama takılmasının sebebi hikayenin sonunu bilmemem mi? Alakası bile yok. Pride and Prejudice'la ilk kez 2005 yapımı olan filmiyle tanıştım, sonra kesmedi bir de kitabını okudum. '95 yapımını da merakımdan izliyorum. Mr.Darcy'nin Colin Firth versiyonunu merak ettim. Ama bana kalırsa 2005 filmini hiçbir versiyona değişmem.

Bir de geçenlerde "Lost In Austen"i izledim. 4 bölümlük bir mini diziydi. Pride and Prejudice'a ve Mr. Darcy'e takıntılı olan bir kadının kitabın dünyasına girmesi ve oraya sıkışıp kalması gibi bir şeydi. Şahsi görüşüm, hikayenin orjinalini katlettiği yönünde. Ama son sahneler her zaman beni tavlar, bunda da öyle oldu. Diziden hoşlanmamama rağmen son sahneye (ve arada bir kaç sahne daha) tav oldum. Ama...
Amanda Price karakterine hiç ısınamadım.
Jane hiç bir uyarlamada olmadığı kadar yıkıldı.(ne istiyorsunuz şu kızdan ya...)
Mr.Collins'in en iğrenç versiyonu buydu. Tamam diğerlerinde de hoş bir karakter değil ama ya gülüyorsun ya da en kötü ihtimal uyuz olursun. Ama bu resmen iğrençti.
Caroline Bingley... şey... neyse. o.Ô
Wickham'ı sempatik bi karaktere çevirmeleri hoşuma gitti.
Mr.Darcy'nin kararkterini iyi korumuş olmaları hoşuma gitti. Adam sevdi mi iş orda bitiyor ya, gerisi boş.
Dikkat, küçük yazılar spoiler içerir...
Lizzy ve Darcy birlikte olmayacaksa ne anladım ben o işten. Filmin mesajı, "çok isterseniz sizin de Darcy'niz olur" muydu yani? Hani Elizabeth yerine kimi koysalar Darcy ona mı aşık oluyor?

IMDb Puanları: 
1995: 9.2 23,900 kullanıcıdan
2005: 7.8 64,362 kullanıcıdan
Lost In Austen: 7.8 2,811 kullanıcıdan
Lost In Austen'e o puan fazla bence.


Karakterler:
1995 - 2005

Elizabeth Bennet
Photobucket Photobucket

Mr.Darcy
Photobucket Photobucket

Jane Bennet
Photobucket Photobucket

Mr.Bingley
Photobucket Photobucket

Mr.Wickham
Photobucket Photobucket

Georgiana Darcy
Photobucket Photobucket

Mr.Collins
Photobucket Photobucket

Mr. / Mrs.Bennet
PhotobucketPhotobucket PhotobucketPhotobucket
95'deki Mrs.Bennet'ın yüz ifadesi... haha.

Leydi Catherine
Photobucket Photobucket

Caroline Bingley
Photobucket Photobucket

Bütün karakterler için bunu yapamayacağım. Zaten sözünü etmeye değecek karakterler: Mary, Kitty, Lydia ve Charlote.

Jane ve Elizabeth'in kardeşliği 2005 yapımında çok iyi yansıtılmış. Gece yatmadan önce yorganın altındaki fısıldaşmaları çok hoştu.

Bu '95 Darcy'sinin yüzünde gördüğümüz ifade, Caroline Bingley'e lafı yapıştırmanın verdiği tatminden doğmuştur. (tamam, belki biraz da Elizabeth'i düşündüğündendir)
Kardeşinin aksine Mr.Bingley'nin bu kadar tatlı olması...

Lizzy'nin mimiklerine bayılıyorum.

Bu bakış... :D. Kız biliyor başına geleceği.

İşte her zaman göremeyeceğimiz bir şey, güler yüzlü Darcy.
Photobucket Photobucket
Islak Darcy adettendir. Eklemek lazım.
Photobucket Photobucket
Bu da Lost In Austen'den ıslak Darcy.
Photobucket


Hazır ısınmışken, bi kaç tane de avatar yaptım. :P



Her şeyi videolardan alıp, photoshoptan geçirerek kendimi aştım, bir daha da böyle bir işe zor kalkışırım. Ancak hakkında yazacağım şeyi çok seviyor olmam lazım. He, tabi ben bu işleri bitirene kadar aradan bir kaç gün geçti, o bölümler indi/izlendi. Yetmedi, 2005 versiyonu da indirildi, tekrar izlendi (sırf sahneleri alacağım diye indirdim u.u || Aslında bende orj. vcd'si var ama takılıyor o.o). Aslında karakterlere Lost In Austen'dekileri de eklemeyi düşünüyordum ama pes ettim. Kaç gündür yayıyorum bu işi içime dert oldu. Boşa geçircek çok vaktim var, fazla geliyor artık.

Kendime işkence çektirmekten hoşlanırım. Sık sık yaptığım bir etkinliktir. Evet. (u.u)

vöh! Bitti! ö.ö

not. bu gif bana ait değildir.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

geri sayım.


Açlık Oyunları'nın filmi çıkıyor~
Umarım güzel olur, ki olacağa benziyor.
Yan tarafa vizyon tarihi için bir geri sayım uygulaması koydum. :)
Belki bu geri sayım bittikten sonra sınav için de koyarım. Yok ya, sınav için koyacağımı sanmıyorum. :D

Kitabını okumayanlara şiddetle tavsiye ederim. Açlık Oyunları/ Ateşi Yakalamak/ Alaycı Kuş şeklinde bir üçleme.

Ve yayınlanan ilk fragmanı. MTV video müzik ödüllerinde yayınlandı. Çok kısa ama filmin kaliteli ve kitaba uygun olacağının belirtilerini taşıyor.


Yarın bayram. Babamdan artık yatmam gerektiğine dair uyarıyı aldım. İnş. uyuyabilirim, yoksa yarın bulduğum her köşede uyurum heralde...

başlık.

Yine bir başlık koyma krizi yaşıyorum. =_=  Çok mu belli oluyor?
Yanımda bir kutu süt (yanımda biri olmadığı sürece bardak kullanmam, kutudan/şişeden içince daha lezzetli~ ) ve bitirmek üzere olduğum bayram şekerleri var. Bilgisayar başındayım, canım sıkılıyor, yazı yazmak istiyorum nedense...
Odamda vızıldayarak uçup duran, türünü bilmediğim, büyük, yeşil yaratık... senden nefret ediyor değilim, ama hoşlandığım da söylenemez.

Hala masam yoooook~  Bu iş biraz sinirlerimi bozmaya başladı. Eksik hissediyorum. Ders çalışamıyorum -tabi bu olay bunun için sadece bi bahane.
Babam daha çizimi marangoza götürmedi.
Araya bayram girdi.
Zaten bizim marangozun eli ağır.
Ya masa istediğim gibi olmazsa?
bla bla bla...

Yani şu durumda her an masamın o nefret ettiğim gıcırdayan parçasını tekrar monte edebilirim. Sabırsızım, stresliyim ve bazen de sinirli olabiliyorum...
Bu tekrar hazırlanma işine biraz iyimser yaklaşmışım sanırım. Geçen seneki çalışamayışımı bir düzenim olmamasına vermiştim. Yine bir düzenim yok. Ve düzenimin olmadığı her gün daha çok stres hissediyorum. Sanki şimdiden başarısız olmuşum gibi.

Depresif moddan çıkacak olursak...
Ramazanın son 2 günü iftar için yemek yaptım~
Diğer günlerde az biraz yardım ediyordum da, tek başıma yemek yaptığım nadir görülür.
Dün, et haşlama/makarna/patates püresi bunun nasıl bir iftar menüsü olduğu konusuna hiç girmeyelim. Acelemiz vardı, annemler yoktu, tavukların buzu çözülmemişti vs. sonradan annem bir de çorba kattı bunlara.
Bugün de tavuk yaptım fırında. annem tarif etti.
Evet, koca kız oldum, hala doğru düzgün yemek yapmıyorum. Öğrenirim bi ara inş., umudumuzu kaybetmeyelim.

Photoshop açtım~
Bi arkadaşımın isteğini yaptım. Bi yük kalktı sanki üstümden :D

Bir de... hani şu bahsettiğim piyano çalışması vardı ya... bayramdan sonrayaymış, unutmuşum. :D
Kendimi biraz kötü hissetmiştim o çalışmadan dolayı zaten. "Ders olduğunu zannettiğim" güne kadar yetiştirememiştim, üstelik o ödevim olan tek alıştırma da değildi ama yine de asıl ödev oydu. Onu bitirebilirsem 2 alıştırmaya daha bakacaktım. Hadi ben çalışayım o zaman. ♥


24 Ağustos 2011 Çarşamba

hypnotized.

Evet, çalışma fikri bende hep bir kaytarma isteği uyandırıyor. Ders çalışırken piyanoya kaçarım, piyano çalışmam gerekirken de bilgisayara... 'bilgisayardan da derse' diye bir döngü olduğunu söylemek isterdim ama hayır. Bilgisayara takılmışsam çalışma işlemi iptal oldu demektir çoğu zaman. Hiç çalışmamış da değilim ama ya. Biraz çalıştım, daha da çalışacağım inş..

Ara verdim biraz, bilgisayara kaydım. Photoshop'ta düzgün bir şeyler yapmaya çalışayım dedim. Artık ne kadar olduysa...

Fotoğraf: Basistka
Font adı: Orator Std (üzgünüm ama fontu da nerden bulduğumu hatırlayamam :D)

Eğer beğenirse PS sözüm olan arkadaşlardan birine bu çalışma...

Küçük not: Yazı, McFLY'ın Hypnotized adlı şarkısından alıntıdır.
Goodbye to you, you've been wasting all my time~
You're no longer mine~
And now you've left me, I can't seem to get you out of my mind.
That's when I realised, you had me hypnotized~~
(hayır, kopyala-yapıştır yapmadım. şarkı kafama takılmıştı zaten yazdım işte... tamam, kabul, yazdıktan sonra kontrol ettim gugıldan :D)

Hypnotized olarak yazdım ben ama... acaba doğrusu "hypnotized" mı "hypnotised" mı? Bilen varsa, söylerse sevinirim. :)

çalışmak lazım.

Ama çalışasım yok. Bu sefer mevzu dersler de değil, piyano.
Şu yukarıdaki alıştırmanın yarına hazır olması gerekiyordu ama benim bu hafta pek çalışasım yoktu. Şu zamana kadar org/piyano çaldım hep. Nasıl çalacağımı öğrendikten sonra çalmak kolaydı, beceriyordum. Ama bu sene temelimi sağlamlaştırma vakti. Bu işten memnunum aslında ama biraz zorluyor tabi. Doğru düzgün nota okumayı öğreniyorum, hızlandırmaya çalışıyorum.
Komik olan bir şey de, piyanoda My Immortal'ı çalmayı biliyorum ama şu son bir aya kadar hiç gam çalışmadım. (Gam çalışması: piyanoda notaları sırasıyla çalmaktan oluşuyor. Parmak atlatma, iki elle çalma işi biraz zorluyor işte.)
Hadi çalışayım biraz da belki yarına çalabilirim, çat-pat da olsa...