Geçenlerde mezun oldum ben ya...
4 senedir çektiğim o yolu bir daha gitmeyecek olmam,
O mor gömlekle o daracık sıralarda bir daha oturmayacak olmam güzel bir şey gibi geliyor kulağa aslında ama bana o kadar da iyi hissettirmiyor.
Bu küçük mecburiyetlerin hayatımdan çıkmasıyla -en azından şimdilik- doldurulamayacak bir boşluk doğuyor sanki.
Ne kadar istersek isteyelim, bir daha aynı olmayacak.
Elimizde kalan hatırası olan bir kaç eşya, anılar ve yıllık... bitti...
Arkadaşımla yaptığımız gezinin yazısındaki fotoğraflarla boğuşmaktan bu yazıyı ertelemiştim. Tatile çıktık, geldik (5 gün) ancak açtım blogu.
Tatil desen, benim için adı pek 'tatil' değildi. Daha çok 'yazlık beldede işkence çekmece' gibi bir şeydi. Sıcak beni mahvetti. Otelde kalmadık, ev kiraladık. Allah rızası için biri düşünüp de klima, hadi lükse kaçmayalım, vantilatör koymaz mı? Güya eşyalı tuttuk evi. Televizyonu bile sökmüşler. Asma yeri kalmış duvarda. İyi kazık yedik yani. O paraya hiç değmezdi bence.
Hadi evi geçtik, denizde eğlenen eğlendi. Ama benim küçük sorunum şu ki; ben denize girmeyi sevmiyorum. Hayır, yüzme biliyorum. Başka nedenlerim var (u.u).
Ama neyse bu tatile çıkmaya değecek bir şey yaşadım en azından.
Jet Ski!
Müthiş bir eğlenceydi. Ama biraz da tuzlu... ^^"
Babamla bindik, önce ben kullandım sonra o. Denizde tam gaz gitmek harikaydı :D
Böyle suyun üstünde fazla hız yapınca hopluyorsun falan. Bi kaç kere savurdum babamı, Allah'tan düşmedi :D.
Acemi şöför işte nerde olsa kendini belli ediyor. :D
Maalesef elimde fotoğraf yok. Kalabalık plaja elimde fotoğraf makinesiyle gidince insanlar tuhaf tuhaf bakar diye almadım. :/
Bi daha binmek istiyorum!
11 Temmuz 2011 Pazartesi
5 Temmuz 2011 Salı
Tabana kuvvet.
Güya yüzyıl önce yazacaktım sınav günü arkadaşımla yaptığımız geziyi... Üşengeçlik işte, başka bir şey değil.
Dikkat: Bol fotoğraflı gönderi. :D Fotoğrafları daha büyük görmek için üzerlerine tıklayın.
Sayısal olarak son sınavımıza girmiştik 26 haziran 2011 pazar günü. LYS - Fen Bilimleri.
Sınavdan çıkışta, sınav nasıl geçmiş olursa olsun, hangi ruh halinde olacağımız belliydi. "Oh be! BİTTİ!" :D
Biz de sınav gününe planımızı yaptık. Elimizde fotoğraf makineleriyle vurduk kendimizi yollara :D. Rotamız tam olarak belli değildi, sadece aklımıza estiği gibi gezmek istedik. Arkadaşımın "sora sora Bağdat..." sloganıyla çıktık yola. İlk durak Pierre Loti.
Allah'tan metrobüste okuldan bir arkadaşım ve annesiyle karşılaştık ve ana hatlarıyla öğrenmiş olduk nasıl gideceğimizi. Metrobüsün Ayvansaray durağı başlangıç oldu.
Durağın yanında bi kaç çocuk uçurtma uçuruyordu. Arkadaşım da onlarla uçurmayı denedi. Ama maalesef bu görüntü onun denemelerinden değil... Rüzgar yüzünden tabi ki de canım.
Neyse işte, Ayvansaray'dan sora sora yönümüzü çevirdik Eyüp Camii'ne. Arada bi de feshaneye uğradık kıyısından. Küçükken lunaparktan çok feshaneye gittiğimi hatırlıyorum. Eğlenirdik üç kardeş, 3-5 oyuncaklık jeton kotamızla :). (oyuncakların fotoğrafını çekmedim, sadece manzara var elimde)
Galata kulesi bizi çağırıyor...
Ama karnımız aç. Önce balık ekmek. Her zamanki gibi en kılçıklısından... Uzaktan canımız çekiyor ama sonra da pişman oluyoruz yerken. Neden bu kadar kılçıklı?
Neyse, çok şükür karnımız da doyduktan sonra, elimizde lokumlar balıkçıların dizildiği köprüye yöneldik.
Arkadaşım balıkçı amcalardan birinin oltasını devralıp acemi şansını denemek istedi :D. Maalesef ellerimiz boş kaldı. Arkadaşımla balıkçı amca sohbet ederken ben de aralarından bir Eminönü manzarası alayım dedim.
Yokuş işkencesi başlıyor! Çıkarken bacağım çok kötü oldu. Ne olduğunu ben de anlamadım ama bi ara basamadım üstüne. Kenara geçip biraz oturalım dedik. Bi turist geldi durdu önümüzde. Bizim gibi o da sora sora gezenlerden. Ve tek bir soruyla bütün İngilizcem yerle bir oldu. "Golden Horn?". Hatırlamıyorum! İkimiz de bilmiyoruz, cahil cahil baktık adama. Tek cevabımız "I don't know.". Aklıma takıldı neresiydi diye. Hayır, hatırlıyorum ismi duyduğumu ama neresiydi? Açtım telefondan internetten baktım ki -.- Haliç. Bir daha da unutmam herhalde...
Neyse yola devam, daha yolun başındaydı bu olay :D Hani çok uzun bi mesafe değil ama çok dik o yokuş ya. Bi teleferik de oraya yapsalar... :P Göründü, göründü! Kule göründü.
Dikkat: Bol fotoğraflı gönderi. :D Fotoğrafları daha büyük görmek için üzerlerine tıklayın.
Sayısal olarak son sınavımıza girmiştik 26 haziran 2011 pazar günü. LYS - Fen Bilimleri.
Sınavdan çıkışta, sınav nasıl geçmiş olursa olsun, hangi ruh halinde olacağımız belliydi. "Oh be! BİTTİ!" :D
Biz de sınav gününe planımızı yaptık. Elimizde fotoğraf makineleriyle vurduk kendimizi yollara :D. Rotamız tam olarak belli değildi, sadece aklımıza estiği gibi gezmek istedik. Arkadaşımın "sora sora Bağdat..." sloganıyla çıktık yola. İlk durak Pierre Loti.
Allah'tan metrobüste okuldan bir arkadaşım ve annesiyle karşılaştık ve ana hatlarıyla öğrenmiş olduk nasıl gideceğimizi. Metrobüsün Ayvansaray durağı başlangıç oldu.
Durağın yanında bi kaç çocuk uçurtma uçuruyordu. Arkadaşım da onlarla uçurmayı denedi. Ama maalesef bu görüntü onun denemelerinden değil... Rüzgar yüzünden tabi ki de canım.
Neyse işte, Ayvansaray'dan sora sora yönümüzü çevirdik Eyüp Camii'ne. Arada bi de feshaneye uğradık kıyısından. Küçükken lunaparktan çok feshaneye gittiğimi hatırlıyorum. Eğlenirdik üç kardeş, 3-5 oyuncaklık jeton kotamızla :). (oyuncakların fotoğrafını çekmedim, sadece manzara var elimde)
Eyüp Camii'ye gittik, kuşsuz olmaz :D.
Pazar günü teleferik kuyruğundan kaçınnnn! Zaten kuyruk uzunsa anlayın ki yukarı çıktığınızda da güzel manzaralı masa olmayacak. Ve bir limonataya 4 lira vereceksiniz (bardak büyük değil ve limonata da naneli değil.)
Yine de güzel manzara (:
Limonataları içtik ve bu sefer daha kısa olan teleferik kuyruğuna girdik. Eyüp'e döndük ve artık yola devam etme vakti. Ortaköy'den başlayıp, Eminönü'ne kadar gezmeyi planlıyorduk. Ama şunu öğrendik ki, Ortaköy'den Eminönü'ne doğru tur atmak istiyorsan önce Pierre Loti'ye uğramayacaksın. Ortaköy'e otobüs yoktu. Eminönü vardı. Ve Galata'ya uğramak istediğimiz için de bunun anlamı, yokuş inmeyi planlarken, yokuş çıkmak zorundaydık. Napalım dedik. Atladık Eminönü otobüsüne.
Ara sokak gibi yerlerde dolaştık. Pazar gibi tezgahlar falan vardı. Meraktan yürüdük de yürüdük. Sonra bir de Mısır Çarşısı'na girelim dedik gelmişken.
Biraz lokum aldık, balık ekmeğin üstüne tatlı niyetine yeriz dedik. Çarşının çıkışında yine ara sokaklar vardı, pazar gibi. Dolandık, dolandık... Sonra çıkalım diye bir sokağa saptık. Etraf tenhalaştı, tam kaybolduk mu derken caddeye ulaştık. Tekrar yolumuza devam edelim diye çarşıya girdiğimiz yere döndük :D.
Ama karnımız aç. Önce balık ekmek. Her zamanki gibi en kılçıklısından... Uzaktan canımız çekiyor ama sonra da pişman oluyoruz yerken. Neden bu kadar kılçıklı?
Neyse, çok şükür karnımız da doyduktan sonra, elimizde lokumlar balıkçıların dizildiği köprüye yöneldik.
Arkadaşım balıkçı amcalardan birinin oltasını devralıp acemi şansını denemek istedi :D. Maalesef ellerimiz boş kaldı. Arkadaşımla balıkçı amca sohbet ederken ben de aralarından bir Eminönü manzarası alayım dedim.
Yokuş işkencesi başlıyor! Çıkarken bacağım çok kötü oldu. Ne olduğunu ben de anlamadım ama bi ara basamadım üstüne. Kenara geçip biraz oturalım dedik. Bi turist geldi durdu önümüzde. Bizim gibi o da sora sora gezenlerden. Ve tek bir soruyla bütün İngilizcem yerle bir oldu. "Golden Horn?". Hatırlamıyorum! İkimiz de bilmiyoruz, cahil cahil baktık adama. Tek cevabımız "I don't know.". Aklıma takıldı neresiydi diye. Hayır, hatırlıyorum ismi duyduğumu ama neresiydi? Açtım telefondan internetten baktım ki -.- Haliç. Bir daha da unutmam herhalde...
Neyse yola devam, daha yolun başındaydı bu olay :D Hani çok uzun bi mesafe değil ama çok dik o yokuş ya. Bi teleferik de oraya yapsalar... :P Göründü, göründü! Kule göründü.
Her ne kadar bacaklarımın durumu pek parlak olmasa da, daha önce hiç çıkmadığım için kuleye çıkmak istiyordum. Ama kendime işkence etmek için beklemem gereken kuyruğu görünce vazgeçtik :D. Pazar günü de her taraf insan kaynıyor ya.
Bir kaç fotoğraf çekip yola devam ettik.
Yukarıdaki fotoğrafı çektiğim yerden arkamı bir döndüm ki... Mis gibi kokan (ama maalesef biraz solmuş) çiçekleri gördüm. *-* Duvarı kaplamışlardı.
Öhm... Neyse. Yolumuza İstiklal'den devam ettik. Ve İstiklal Caddesi'ne girer girmez, burada hiç bahsetmek istemediğim, bir kalabalıkla burun buruna geldik. Gösteri de varmış bugün. Bir o eksikti.
Gösteriyi izlemeyenlerin oluşturduğu, ancak çift sıra halinde yürünebilen bir açıklık *-*. Göstericilerin sonuna kadar zor attık kendimizi. O sırada arkadaşıma göstermek istediğim dükkanı da rahat rahat güzel bir İstiklal fotoğrafı şansını da kaçırdım. Elimde bu var sadece...
Yeni hedef: Gün batmadan Ortaköy.
Fünikülerle Taksim'den Kabataşa geçtikten sonra biraz daha yürüdük. Yürüdük. Yürüdük.
Ve bu saat kulesini eklemişken gezimizle ilgili aklımızdan tamamen çıkmış olan küçük ayrıntıyı eklemeden edemeyeceğim. Biz gün batımında Ortaköy falan diyoruz da, gün battıktan sonra saat kaç oluyor? İşte bu kısmı atladık. Arkadaşımın eve gidebilmesi için önce bizim evin oraya dönmemiz, sonra da onun otobüse binmesi gerekiyor. Peki bilin bakalım kimin son otobüsüne yetişmemizin imkanı yok?
Neyse işte bu saat olayı tamamen aklımızdan çıkmış. Babam sağolsun, bıraktık arkadaşımı evine kadar. Malum hala sınavzede kontenjanındayız, olur böyle şeyler :D.
Evet ne yapıyorduk en son? heh, yürüyorduk. Tabi bir yerde pes ettik artık, otobüse bindik. Ama o nasıl bir tırafik? Nasıl bir yavaşlık? Kaldırımda yürüyerek gidenler bizden önce varacaklar. Ama yine de biraz sabrettik otobüste, bacaklarımız tekrar bir hissetsin diye bekledik. Gerçi bunu bekleyen sadece bendim sanırım, arkadaşım bir şeyi olmadığını iddia ediyordu :). Neyse sonra dayanamadık indik, tabana kuvvet devam!
Ben artık bi yerden sonra düşüp kalacağım sandım. Bünye alışık değil böyle bütün günü aktif geçirmeye.
Ama ben kendimi asvalta bırakmadan vardık Ortaköy'e, şükür.
Ve günün sondan bir önceki kötü haberi. (Sonuncusu otobüs olayıydı.) Ortaköy cami restore ediliyor. Yani tabi bu iyi bir şey ama :D. Biz istediğimiz fotoğrafı alamadık. Cami, önündeki mavi iskelelerle birlikte işte böyle poz verdi...
Ve bitti... :)
Tüm fotoğraflar şahsıma aittir ve biraz Photoshop'a maruz kaldıktan sonra buraya eklenmiştir. ;)
P.S.- Bu yazıyı taslak olarak kaç kere bıraktığımı unuttum artık, gecikme için 'arkadaşım'dan özür dilerim. Biliyorsun işte... Üşengeçlik :D. Yazamadığım, atladığım bir kaç küçük şey için affına sığınıyorum :)
27 Haziran 2011 Pazartesi
Bu bitti, sıradaki lütfen!
Vakit bu vakit işte. Atlattım sınavları (öyle ya da böyle) attım kendimi dışarıya, kurtuldum beni kemiren o stresten. Kurdum tekrar bilgisayarımı masamın baş köşesine, kuruldum başına :).
3 LYS'ye girdim: Matematik, İngilizce, Fen. (İngilizce öylesineydi, şuanki halimle nasıl geçeceğini merak ettim. Seneye gazeteden çözmeyi düşünüyorum, aradaki farkı görmek için.)
Bence kötü geçti sınavlarım. Ama ne olacağı belli olmaz, hayırlısı için dua edip bıraktım gerisini Rabb'ime.
Eğer düşündüğüm kadar kötü gelirse sonuçlarım seneye tekrar hazırlanmayı düşünüyorum. İstedğim bölüme giremezsem bi anlamı yok başka bölüm yazmanın. Şuanda gözüm hiç yemiyor gibi ama mimarlık olmayacaksa başka bölüm istemiyorum. Fikrimin kolay değişeceğini de sanmıyorum. 5 yaşından beri dilimde mimarlık :D, baba inşaatçı olunca haliyle... Tabi sadece dilime dolandığı için bu kadr ısrar etmezdim. Tam vaktini bilmiyorum ama çok uzun zamandır gönlümdeki meslek de mimarlık. Çalışma şekli, koşulları, alanı... başka meslek bana uymazmış gibi.
Ve sıradaki sınav gelsin lütfen... :D Evet, bu sene sınavlarım bitmek bilmedi. Sırada ehliyet sınavı var. Henüz başvurmadım ama en kısa zamanda gidip halledeceğim o işi de. Bir yandan da biraz tırsmıyorum değil. Şöförlükte genel olarak kadınların erkeklerin gerisinde olduğuna inanan biriyim. Öyle zamanlar olur ki karşıdaki arabaya bakar, kesin kadın şöför, dersin yani. Bir yandan da kendime güveniyorum ama... bakacağız artık, ehliyeti alayım da, alışabilirsem kullanırım, yoksa iett'yle aramız fena değil zaten. :P
Pazar günü sınav çıkışından beri yürüyormuşum gibi hissediyorum. Çıkışta arkadaşımla buluşup istanbul turu attık. Gece geldim eve resmen :D.Allah'tan fazla azar yemedim, sınav çocuğu stresini attı işte bahanesinden faydalandım biraz. Bugün de başka bir arkadaşımla (+annesi ve ablası) cevo'ya gittik. (yani Cevahir AVM) Dünün yorgunluğuyla bugün zaten baya bi geç uyanmıştım. Uyandıktan bi kaç saat sonra arkadaşımı aramıştım, çıkmak için hazırlanıyorlarmış sen de gel dedi, tabi ben sınav zamanı kendini rahatlatmak için sınavdan sonra her gün gezeceğim diye geçiniyordum ya, tamam dedim. Normalde evden çıkacağım zamanlarda bi saat öncesinden falan karar veririm en az. Öyle hadi esti kafama çıkayım dışarı, pek benim işim değil. Ama bu sefer baya hızlıca da hazırlandım, çıkıverdim. Yine bütün gün gez gez, ayaklarım isyan etti. Ama çok eğlendik, değdi. :D
Bu gün de hemen hemen aynı saatte dönmüş oldum eve. Ama başımızda ebeveyn vardı u_u.
Sınav günü yaptığımız geziyi yarın (yani bugünün ilerleyen saatlerinde) anlatırım artık. Bol bol fotoğraf da çektik onları biraz PS'den geçirip koymak istiyorum. Şimdilik sadece bi tane koydum yukarıya, yazıya renk gelsin diye :D.
Sınav çıkışı halimiz: bitti. Bitti! BİTTİİİ!!! :D :D. Hadi geçmiş olsun hepimize.
14 Haziran 2011 Salı
Miyav.
Bi kedim olsa... Bir kaç ay önce bu fikre saplanmıştım. Deli gibi istiyordum kedim olmasını (bu yaşa kadar kendimi hep köpek insanı olarak bilmeme rağmen). Ama olmadı. Kardeşimle çok ısrar ettik, gece gündüz yalvardık ama en son benim de vazgeçtiğim nokta bahçesiz bir evde kedinin rahat etmeyeceğini kabullenmek oldu. Tabi bu benim vazgeçtiğim nokta. Annemlerin bin bir tane bahaneleri vardı zaten.
Böyle uzun, turuncu/beyaz, yumuşacık tüyleri olan bi kedi hayal etmiştim hep. Ama kısa, gri tüylü, eğik kulaklı bi minik tavlamıştı beni geçenlerde. Cinsini unuttum. Annemle alışveriş merkezine gittiğimizde, otoparktan çıkarken bi petshop vardı orda görmüştüm. Tabi o sıralar ben annemi ikna etmeye çalıştığımdan yalvar yakar bakmaya gittik vitrine. Bi baktım annemin surata, yavrulara bakarken nerdeyse benim kadar mutlu görünüyordu. Onları severken bana sunduğu bahaneler aklında yok gibiydi. Ama o sevimli yaratıklar gözünün önünden gider gitmez, geçek hayata döndük tekrar.
Sonuç olarak şimdilik kedimiz ya da köpeğimiz yok maalesef. Ama bari peluş oyuncaklarımı bırakın bana di mi? Ne kadar büyüsem de o sevimli, yumuşacık, irili ufaklı mutluluk kaynaklarından vazgeçemem. Peluşlar oyuncak değil bence :D. Biblo gibi bişey onlar. Ama daha iyiler, çünkü sarılabilirsin. Ve benim için bu özellik vazgeçilmez. Yastıklara sarılmayı da severim ama peluşlar daha güzel :). He, ne diyordum? Evet, peluşlarımı verin bana bari. Sene başında yurda gitmemi fırsat bilen annem toz tutuyor diye kaldırmış peluşlarımı ve o zamandan beri haber alınamadı kendilerinden. Unutmuş nereye koyduğunu. Evde zibilyon tane hurç var. Bazalara falan baktım ama bulamadım, pff. Zaten sarılacak boyda 2 tane peluşum vardı. 2'si de köpek :). Biri 50 diğeri de 80 cm civarıydı. Küçük olan arkadaşımdan hediye. Büyük olansa daha eski, para biriktirip almıştım. Ama öyle çok eski falan değil yani. Yine eşşek kadar kızken aldım. Babam bu yaşta ne oyuncağı alıyorsun diye başımın etini yemişti ama vazgeçiremedi :D. Bilgisayarımda fotoğrafı vardı ama formatta gitti. Yani ancak tekrar bulabilirsem fotoğrafını çekip buraya koyacağım. Ama bulamazsam da geçen gün pembe bi fil görmüştüm. Pembe olması pek tercihim değil (köpeklerden büyük olan krem rengi, küçük de kahverengiydi) ama sevimli duruyordu. En güzel yanı da kucaklanabilir boyuttaydı. Her an gidip onu alabilirim. :))
Böyle uzun, turuncu/beyaz, yumuşacık tüyleri olan bi kedi hayal etmiştim hep. Ama kısa, gri tüylü, eğik kulaklı bi minik tavlamıştı beni geçenlerde. Cinsini unuttum. Annemle alışveriş merkezine gittiğimizde, otoparktan çıkarken bi petshop vardı orda görmüştüm. Tabi o sıralar ben annemi ikna etmeye çalıştığımdan yalvar yakar bakmaya gittik vitrine. Bi baktım annemin surata, yavrulara bakarken nerdeyse benim kadar mutlu görünüyordu. Onları severken bana sunduğu bahaneler aklında yok gibiydi. Ama o sevimli yaratıklar gözünün önünden gider gitmez, geçek hayata döndük tekrar.
Sonuç olarak şimdilik kedimiz ya da köpeğimiz yok maalesef. Ama bari peluş oyuncaklarımı bırakın bana di mi? Ne kadar büyüsem de o sevimli, yumuşacık, irili ufaklı mutluluk kaynaklarından vazgeçemem. Peluşlar oyuncak değil bence :D. Biblo gibi bişey onlar. Ama daha iyiler, çünkü sarılabilirsin. Ve benim için bu özellik vazgeçilmez. Yastıklara sarılmayı da severim ama peluşlar daha güzel :). He, ne diyordum? Evet, peluşlarımı verin bana bari. Sene başında yurda gitmemi fırsat bilen annem toz tutuyor diye kaldırmış peluşlarımı ve o zamandan beri haber alınamadı kendilerinden. Unutmuş nereye koyduğunu. Evde zibilyon tane hurç var. Bazalara falan baktım ama bulamadım, pff. Zaten sarılacak boyda 2 tane peluşum vardı. 2'si de köpek :). Biri 50 diğeri de 80 cm civarıydı. Küçük olan arkadaşımdan hediye. Büyük olansa daha eski, para biriktirip almıştım. Ama öyle çok eski falan değil yani. Yine eşşek kadar kızken aldım. Babam bu yaşta ne oyuncağı alıyorsun diye başımın etini yemişti ama vazgeçiremedi :D. Bilgisayarımda fotoğrafı vardı ama formatta gitti. Yani ancak tekrar bulabilirsem fotoğrafını çekip buraya koyacağım. Ama bulamazsam da geçen gün pembe bi fil görmüştüm. Pembe olması pek tercihim değil (köpeklerden büyük olan krem rengi, küçük de kahverengiydi) ama sevimli duruyordu. En güzel yanı da kucaklanabilir boyuttaydı. Her an gidip onu alabilirim. :))
13 Haziran 2011 Pazartesi
İstanbul'da olan var mı? Sizce de uyumak için biraz sıcak değil mi? Aslında daha beterleri de oldu, buna şükür ama odam şuanda çok boğucu. Bütün gün pencerenin açık kalmasına rağmen havasız olmasına da bir anlam veremiyorum. Pencereyi açıp mı yatsam? Geçen yaz yaptığım gibi çıkıp terasta yatmak istiyorum ama dışarısı esiyordur, bi de hasta olurum şimdi yok yere... Neyse ben hala bi uyku düzeni tutturamadığımdan şimdi koyun saymayı deneyeceğim sanırım. İyi geceeler ...ZzzZzzzz...
Annemle hava alalım diye çıktık balkona oturuyoruz. Manzaramız da çatılar ve tv çanakları...
"Sanırım asıl sorun, benim için gözyaşlarımı silecek birinin olmaması..." gibisinden saçma bi duygusal haldeyim şuanda. Allah korusun, kimsesiz falan da değilim. Çok şükür. Ee ne benim derdim? Birisi beni çözsün, bana söylesin istiyorum. Kafayı yicem neyim var ya?! Psikoloğa gidesim var. İstiyorum bunu resmen, çok istiyorum, gitmek istiyorum psikoloğa.
"Şunu kafaya taktığın içln böylesin, bunu yapma, ona şöyle yaklaşmayı dene" biri beni böyle yönlendirse herşey iyi olacakmış gibi geliyor.
Kafamın boşalmasını ve bir kitabın başına oturduktan 10 dk sonra kalkmamayı istiyorum. Test çözecekken elimdeki kalemin ancak resim çizmeme yaraması sinirimi bozuyor artık.
"Şunu kafaya taktığın içln böylesin, bunu yapma, ona şöyle yaklaşmayı dene" biri beni böyle yönlendirse herşey iyi olacakmış gibi geliyor.
Kafamın boşalmasını ve bir kitabın başına oturduktan 10 dk sonra kalkmamayı istiyorum. Test çözecekken elimdeki kalemin ancak resim çizmeme yaraması sinirimi bozuyor artık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















